
Hayatımın ilk on dokuz ayında daha sonra gelen karanlığın bile silemediği geniş yeşil çayırların, pırıl pırıl gökyüzünün, ağaçların ve çiçeklerin görüntüsünü gördüm. Eğer bir kez gördünüzse gün ve onun getirdikleri sizindir.” Böyle diyor Helen Keller “Her Şey Su İle Başladı” ismiyle Türkçeye çevrilen otobiyografisinde. On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık nedeniyle gözlerini ve işitme yeteneğini kaybedişini ve geri kalan seksen yılı aşan ömründe, hastalık öncesi o kısacık sürede gördüklerinin kendisine nasıl bir aidiyet ve direnç aşıladığını müthiş bir şekilde ifade ediyor. Karanlığın zifiriliği ve uzunluğu, günün ve getirdiklerinin sizin olmasını engellemeye yetmiyor.
“Hayatımın ilk on dokuz ayında daha sonra gelen karanlığın bile silemediği geniş yeşil çayırların, pırıl pırıl gökyüzünün, ağaçların ve çiçeklerin görüntüsünü gördüm. Eğer bir kez gördünüzse gün ve onun getirdikleri sizindir.” Böyle diyor Helen Keller “Her Şey Su ile Başladı”1 ismiyle Türkçeye çevrilen otobiyografisinde. On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık nedeniyle gözlerini ve işitme yeteneğini kaybedişini ve geri kalan seksen yılı aşan ömründe, hastalık öncesi o kısacık sürede gördüklerinin kendisine nasıl bir aidiyet ve direnç aşıladığını müthiş bir şekilde ifade ediyor. Karanlığın zifiriliği ve uzunluğu, günün ve getirdiklerinin sizin olmasını engellemeye yetmiyor.
İslam dünyası, yüzlerce yıl süren ateşli hastalıkların neticesinde idrak eşiğini 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tamamen yitirdi. Bu yitirme hâli, Batı’nın kendine özgü kibri tarafından “Tarihin Sonu” benzeri sözlerle ifade edilmiş olsa da, 20. yüzyılın tamamı ve 21. yüzyılda yaşananlar,tarihin sonunun gelmediğini gösterdi. Müslümanların,
tahrif olmaktan korunmuş aziz kitaba ve kitabın mücessem
hâli olan peygambere sahip olmaları, mazilerinin
görkemi ve günün getirdiklerinin kuvve olarak yeniden
Müslümanlara ait olmasını imkân dâhilinde kılıyor. Sözünü
ettiğimiz imkân dâhilinde olma durumu, içinde yaşadığımız
Matrix’in inşa edicileri tarafından sömürgeciliğin
ilerleyiş aşamasında fark edilmiştir. Bu yüzden enerjilerinin
mühim kısmını Müslümanlarda kuvve halinde bulunan
kuvvet alanını nasıl zaaf alanına dönüştürebiliriz?
sorusunun cevabına hasretmiş durumdalar. Batıdaki oryantalizm
çalışmaları bu farkındalığın neticesinde ortaya
çıkmıştır.
Kudema, varlığın zorunlu var oluşunun “vücup”,
zorunlu yok oluşunun “imkân” ve hem olabilme hem de
olamama durumunun “imtina” olmak üzere üç hâli olduğundan
bahseder. İnsanlığın Hz. Âdem’den bu yana süregelen
serüvenine baktığımızda; Müslümanların hâkim,
fail güç olmalarının ontolojik açıdan “vücup” vasfına haiz
olmadığını açıkça görürüz. Hatta Hz. Davud tarafından
kurulan ve Hz. Süleyman’ın peygamber zamanında altın
dönemini yaşayan İsrail Krallığı müstesna tutulursa, Müslümanların
tarih yapıcı unsur olmaları Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) risalesinden sonra başlamıştır, denebilir. Yine Müslümanların
tarihin akışında belirleyici olmaları, bilhassa
efendimizle birlikte başlayıp modernliğin başlarına kadar
gelen süreçte tarihin başat unsuru olmaları, içinde bulunduğumuz
hâlin “imtina” olarak nitelendirilmesine izin
vermemektedir. Öyleyse, hangi hâl üzere bulunuyorsak
bunun sebebini imkânı mümkün kılacak zihnî, ruhî çabalardan
ümmet olarak uzak oluşumuza aramak gerekmektedir.
“Her şey imkân ile mümkündür” fehvasınca İslam’ı yeniden uyandırmak, varlığın “imkân” kısmına tekabül
etmekte ve tarihin bu diliminde bu yükümlülük Allah’a
teslimiyet şuuru ile donanmış her inananın omuzlarına
yüklenmektedir.
Uyuyan İslam’ı uyandırmak için Müslüman bireyin
aklına, kalbine ne olduğunu, kim olduğunu, nerede ve nereye
gitmekte olduğunu hatırlatma gayretlerinin hâsılası
olarak tanımlayabileceğimiz İslamcılık zihinsel özelliğiyle
İslam’ı referans kabul eden diğer tavır alışlardan farklılaşmasına
rağmen; onların vurgu yaptığı pek çok hususiyeti
gündemine almakla onlarla aynileşmektedir. Aynılıklar,
tek yumurta ikizleri gibi zahiren birbirlerinin neredeyse
kopyası olmayı gerektirmediği gibi; farklılıklar da ötekileştirmeyi,
dışlamayı, yok saymayı gerektirmez. İslamcı
olarak bilinen âlimlerin, aydınların, yapıların çeşitliliği ve
zenginliği bu sebeple dikkate ve ciddiye alınması gereken
bir hususiyete sahiptir.
İslamcılık, Müslümanlar ve gayrimüslimler tarafından
mümbit bir çalışma sahası olarak görülmüş ve dünden
bugüne sayısız araştırmaya, kitaba, akademik çalışmalara
konu olmuştur, olmaktadır. Alanla ilgili araştırma
sayısının fazlalığı İslamcılığın etki alanının yaygınlığını
göstermektedir. Bununla birlikte saha çalışmalarının büyük
kısmı meseleyi anlama, hakikati ortaya koyma derdi
taşımamaktadır. Bilhassa Batılı düşünürler tarafından telif
edilen çalışmaların kahir ekseriyetinin belli siyasi ajandaları
tahkim etmek üzere kaleme alındıkları tebarüz etmektedir.
Olivier Roy’in Siyasal İslam’ın İflası, Daniel Pipes’in
Tanrı Adına: İslam ve Siyasal Güç, Gilles Kepel’in Cihad / İslamcılığın
Yükselişi ve Gerilemesi, Bernard Lewis’in İslam’ın
Siyasal Söylemi gibi isimlerin çalışmaları yukarıda belirttiğimiz
kategori dâhilindedir. Batı dünyasından az sayıda isim İslamcılığı gerçekten anlama gayreti göstermiştir. Bu
isimlerden biri olan John Esposito’nun İslam Tehdidi Efsanesi
eseri de unutulmamalıdır. Olivier Roy, Daniel Pipes,
Gilles Kepel, Bernard Lewis, Asaf Bayat ve benzerleri Türkiye’de
İslamcılık üzerine yapılan pek çok çalışmada referans
kaynağı olarak kullanılmakta; bu metinlerdeki hüküm
cümleleri aynıyla Türkiye’de yaşayan Batı sevicileri
tarafından biteviye tekrarlanmaktadır. Mesela FETÖ’nün
Pravda’sı Zaman Gazetesinde başlayan sözde İslamcılık
tartışmalarında yazılanların büyük kısmı bu niteliğe sahiptir.
Hangi amaca matuf olduğu üzerinden çok zaman
geçmeden ortaya çıkan bu tartışma ile İslamcılık üzerinden
kolonyal sisteme karşı durmayı iman şartı belleyen
Müslümanlar mahkûm edilmeye çalışılmıştır. Hep aynı
şarkıların terennüm edilmesi (İslamcılığın iflası, ölmesi,
bitmesi vs…) terennümün sahiplerinin akıllarının, vicdanlarının,
irfanlarının ne kadar hür olduğunu göstermesi
açısından da önemlidir.
Frank Herbert “Dune Sapkınları” kitabında, her gün
yüksek bir ahşap çitin karşısına oturup oradaki ince bir
aralıktan bakan bir adamın hâlini anlatır: “Çitin o kısmının
tahtası çıkarılmıştı. Her gün çitin ve o ince aralığın ardından
yabani bir çöl eşeği geçerdi… Adam eşeğin önce
burnunu, sonra başını, sonra ön ayaklarını, uzun ve kahverengi
sırtını, arka ayaklarını ve son olarak da kuyruğunu
görürdü. Bir gün gözleri keşif heyecanıyla parlayarak
ayağa fırladı ve kendisini duyabilecek herkes için bağırdı:
“Tabii ya! Burun kuyruğu doğuruyor!” Burun kuyruğu
doğuruyor!”2 Tanıl Bora’nın İslamcılığı “Türkiye Sağının
Üç Hâli”nden biri olarak resmetmesinde olduğu gibi, ince bir aralıktan bakanlar rahatlıkla kuyruğun çocuğun burnu
olduğu hükmünü verilebiliyor. Türkiye’de konunun uzmanı
olarak bilinen diğer yerli oryantalistlerin eserlerinde
görülen yaklaşım biçimleri de aynı illetle malul olduğu
içindir ki yazılıp çizilenler zihinleri aydınlatmaya değil,
karartmaya hizmet ediyor.
Dört saat sürecek konferans metni olarak tasarlanan
ve ülkemizin farklı noktalarında binlerce kişiye anlatılan
sözlü bir hitabın, şartlar elverdiğince yazılı bir hitaba dönüştürülmesiyle
kaleme alınan bu eserle; İslamcılığın ne
olduğu ne olmadığı, nasıl ortaya çıktığı İslam düşüncesi
ile irtibat noktaları okuyucunun zihninde ana hatları ile
sarahate kavuşturulması amaçlanmıştır. Muhteviyatın
genişliği sebebi ile elinizde tuttuğunuz kitapta, İslamcılığın
içinde yaşadığımız coğrafyadaki serencamına sadece
temas edilmiş; öteki İslam beldelerindeki serüvenine ise
yer verilmemiştir. Allah nasip ederse çıkarılan bölümler
iki ayrı kitap olarak okuyucuyla buluşacaktır.
Okuyucu, kitap boyunca Mehmet Âkif (1873-1936),
Sezai Karakoç (1933-2021) ve Âkif Emre (1957-2017)’den
yapılmış iktibaslarla sıklıkla karşılaşacaktır. Bu üç ismin
seçilmesinin ardında birkaç temel sebep bulunmaktadır:
Her biri farklı kuşakların temsilcisi olmaları, berrak ve
duru bir zihne sahip bulunmaları ve bu zihinle duygu ve
düşüncelerini kaleme aktarmış olmaları; ayrıca ömürleri
boyunca samimiyetin, adanmışlığın ve içtenliğin mümtaz
temsilcileri olarak aynı çizgiyi farklı dönemlerde sürdüren
bu üç seçkin insana yönelişimizi belirlemiştir. Kitabın ilerleyen
bölümlerinde, İslamcılığın modern dönemlerdeki
tezahür ediş biçimleri incelenmiş, dönemsel tasniflere dair
izahatlarda bulunulmaya çalışılmış ve böylelikle okuyucunun
düşüncenin seyrini takip edebilmesi amaçlanmış tır. Kitabın hacmini arttırmamak adına tarihsel okumalarda
özetle iktifa edilmiş; seksen sonrasında yaşananların
ise sadece sebeplerine temas edilmiştir.
İnsana verilebilecek en büyük nimetin iman etmek olduğuna
kayıtsız şartsız inanan bir adamın, bir türlü yapamadığı
kulluğunun giryesi olan bu eseri, Rabbimizin
amel-i sâliha olarak kabul etmesi muradımdır.
Metnin yazımına ısrarla teşvik eden ve değerli görüşleri
ile metnin gelişimine katkı sunan Fatih Büyükkara,
Muhammed Fesih Kaya, Âdem Ceylan, Ertuğrul Taşlı, İsa
Özçelik, Muhammed Garip Cesur, Erol Demir ve Mustafa
Eser ve Gökhan Tokatlıoğlu’na hassaten teşekkür ederim.
Sunuşumuz büyük dava ve gönül adamı Mehmet
Âkif’ten şiir ile sonlandırılacaktır. Şiire geçmeden evvel
seleflerimizin kitaplarının girişlerine sıklıkla koyduğu bir
cümleye yer yer vermek istiyorum: “Her şeyin en doğrusunu
Allah bilir”
Hüsran
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak,
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?
Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryadımı artık boğarak, na’şını tuttum,
Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vadiyi eninim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler ‘Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz!
SUNUŞ 9
BÖLÜM I
İSLAMcILIĞIN TARİHSEL SERÜVENİ
I. 1924 Öncesi 21
II. 1924 Sonrası 47
BÖLÜM II
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNİN ŞİMDİYE BAKAN YÜZÜ: İSLAMCILIK
I. İnhitat 55
II. Çözüm Arayışları 61
III. Kültün Altındaki Kor ve Bıraktığı İzler 65
IV. İslamcılık Ruhu 72
V. İslamcılık Kavramını Tanımlamak 77
VI. İslamcılık ve Diğer Akımlar 93
i. Gelenek / Çilik 93
ii. Selef / İlik 103
iii. Modernist İslam Düşüncesi 108
iv. İslamcılık 112
BÖLÜM III
İSLAMCILIK “NE DEĞİL”DİR?
I. Değilleme 121
II. Değilleme 125
III. Değilleme 127
IV. Değilleme 130
V. Değilleme 133
VI. Değilleme 134
VII. Değilleme 137
VIII. Değilleme 139
IX. Değilleme 142
X. Değilleme 146
Değerlendirme 147
BÖLÜM IV
İSLAMCİ KİMLİĞİN KARAKTERİ
I. Bütünleşme 163
II. Doğru Din Algısı 167
III. Din – Hayat Bütünlüğüne Dair İman 171
IV. Mesuliyet 173
V. Değişkenlik ve Sabitelik 178
VI. Savunma 181
VII. Velayet Fıkhı 184
VIII. Hayat, İman ve Cihad 187
IX. Kur’an’ı Kerim’in Rehberliğin İtimat 188
BÖLÜM V
İSLAMCILAR NE YAPMALI?
I. Hakkın Hatrının Üstünlüğü 198
II. Taklitten Tahkike Doğru Uzanan Yol 203
III. Tebliğ ve İrşad 207
IV. Kudret Noktaları 209
V. Modernliği Anlamlandırma 210
VI. Akıl ve Vahiy Arasındaki İlişki 214
VII. Müslüman Olmanın Getirdiği Ameli ve Zihni Yükümlülükler 217
VIII. Sömürgeci Zihniyete Karşı Duruş 219
IX. “Biz Kimiz?” Sorusuna Cevap 222
X. Öncü İsimleri Tanıma 224
XI. İslamcıların Köken Bilgisi 225
XII. Alimlerin Yetişmesi İçin İslamcılara Düşen Görev 228
XIII. Kadim Olanın Keşfi 230
XIV. İslam Düşünce Geleneğini Bilme ve Anlama 233
BÖLÜM VI
İSLAMCILIK ÜZERİNE SORULAR ve CEVAPLAR
I. İslamcılığın Efradını Cami, Ağyarını Mani Tanımı 237
II. İslamcılık, Klasik İslam Düşüncesinden Bir Kopuş mudur? 239
III. Tercümeler İslamcılık Fikrini İthal mi Etmiştir? 244
IV. İslamcılık Muhazafakârlık Arasındaki Farklar 251
V. İslamcılar Plansız, Projesiz Bir Kimliğe Mi Sahiptirler? 256
VI. İslamcılık Ölmüş Müdür? 258
VII. İslamcılık Modern Bir Durum Mudur? 262
VIII. İslam Dünyasının Mağlubiyete Uğramasın Sebepleri 264
IX. Post-İslamcılık 280
SONUÇ 283
KAYNAKÇA 292

Hayatımın ilk on dokuz ayında daha sonra gelen karanlığın bile silemediği geniş yeşil çayırların, pırıl pırıl gökyüzünün, ağaçların ve çiçeklerin görüntüsünü gördüm. Eğer bir kez gördünüzse gün ve onun getirdikleri sizindir.” Böyle diyor Helen Keller “Her Şey Su İle Başladı” ismiyle Türkçeye çevrilen otobiyografisinde. On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık nedeniyle gözlerini ve işitme yeteneğini kaybedişini ve geri kalan seksen yılı aşan ömründe, hastalık öncesi o kısacık sürede gördüklerinin kendisine nasıl bir aidiyet ve direnç aşıladığını müthiş bir şekilde ifade ediyor. Karanlığın zifiriliği ve uzunluğu, günün ve getirdiklerinin sizin olmasını engellemeye yetmiyor.
“Hayatımın ilk on dokuz ayında daha sonra gelen karanlığın bile silemediği geniş yeşil çayırların, pırıl pırıl gökyüzünün, ağaçların ve çiçeklerin görüntüsünü gördüm. Eğer bir kez gördünüzse gün ve onun getirdikleri sizindir.” Böyle diyor Helen Keller “Her Şey Su ile Başladı”1 ismiyle Türkçeye çevrilen otobiyografisinde. On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık nedeniyle gözlerini ve işitme yeteneğini kaybedişini ve geri kalan seksen yılı aşan ömründe, hastalık öncesi o kısacık sürede gördüklerinin kendisine nasıl bir aidiyet ve direnç aşıladığını müthiş bir şekilde ifade ediyor. Karanlığın zifiriliği ve uzunluğu, günün ve getirdiklerinin sizin olmasını engellemeye yetmiyor.
İslam dünyası, yüzlerce yıl süren ateşli hastalıkların neticesinde idrak eşiğini 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tamamen yitirdi. Bu yitirme hâli, Batı’nın kendine özgü kibri tarafından “Tarihin Sonu” benzeri sözlerle ifade edilmiş olsa da, 20. yüzyılın tamamı ve 21. yüzyılda yaşananlar,tarihin sonunun gelmediğini gösterdi. Müslümanların,
tahrif olmaktan korunmuş aziz kitaba ve kitabın mücessem
hâli olan peygambere sahip olmaları, mazilerinin
görkemi ve günün getirdiklerinin kuvve olarak yeniden
Müslümanlara ait olmasını imkân dâhilinde kılıyor. Sözünü
ettiğimiz imkân dâhilinde olma durumu, içinde yaşadığımız
Matrix’in inşa edicileri tarafından sömürgeciliğin
ilerleyiş aşamasında fark edilmiştir. Bu yüzden enerjilerinin
mühim kısmını Müslümanlarda kuvve halinde bulunan
kuvvet alanını nasıl zaaf alanına dönüştürebiliriz?
sorusunun cevabına hasretmiş durumdalar. Batıdaki oryantalizm
çalışmaları bu farkındalığın neticesinde ortaya
çıkmıştır.
Kudema, varlığın zorunlu var oluşunun “vücup”,
zorunlu yok oluşunun “imkân” ve hem olabilme hem de
olamama durumunun “imtina” olmak üzere üç hâli olduğundan
bahseder. İnsanlığın Hz. Âdem’den bu yana süregelen
serüvenine baktığımızda; Müslümanların hâkim,
fail güç olmalarının ontolojik açıdan “vücup” vasfına haiz
olmadığını açıkça görürüz. Hatta Hz. Davud tarafından
kurulan ve Hz. Süleyman’ın peygamber zamanında altın
dönemini yaşayan İsrail Krallığı müstesna tutulursa, Müslümanların
tarih yapıcı unsur olmaları Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) risalesinden sonra başlamıştır, denebilir. Yine Müslümanların
tarihin akışında belirleyici olmaları, bilhassa
efendimizle birlikte başlayıp modernliğin başlarına kadar
gelen süreçte tarihin başat unsuru olmaları, içinde bulunduğumuz
hâlin “imtina” olarak nitelendirilmesine izin
vermemektedir. Öyleyse, hangi hâl üzere bulunuyorsak
bunun sebebini imkânı mümkün kılacak zihnî, ruhî çabalardan
ümmet olarak uzak oluşumuza aramak gerekmektedir.
“Her şey imkân ile mümkündür” fehvasınca İslam’ı yeniden uyandırmak, varlığın “imkân” kısmına tekabül
etmekte ve tarihin bu diliminde bu yükümlülük Allah’a
teslimiyet şuuru ile donanmış her inananın omuzlarına
yüklenmektedir.
Uyuyan İslam’ı uyandırmak için Müslüman bireyin
aklına, kalbine ne olduğunu, kim olduğunu, nerede ve nereye
gitmekte olduğunu hatırlatma gayretlerinin hâsılası
olarak tanımlayabileceğimiz İslamcılık zihinsel özelliğiyle
İslam’ı referans kabul eden diğer tavır alışlardan farklılaşmasına
rağmen; onların vurgu yaptığı pek çok hususiyeti
gündemine almakla onlarla aynileşmektedir. Aynılıklar,
tek yumurta ikizleri gibi zahiren birbirlerinin neredeyse
kopyası olmayı gerektirmediği gibi; farklılıklar da ötekileştirmeyi,
dışlamayı, yok saymayı gerektirmez. İslamcı
olarak bilinen âlimlerin, aydınların, yapıların çeşitliliği ve
zenginliği bu sebeple dikkate ve ciddiye alınması gereken
bir hususiyete sahiptir.
İslamcılık, Müslümanlar ve gayrimüslimler tarafından
mümbit bir çalışma sahası olarak görülmüş ve dünden
bugüne sayısız araştırmaya, kitaba, akademik çalışmalara
konu olmuştur, olmaktadır. Alanla ilgili araştırma
sayısının fazlalığı İslamcılığın etki alanının yaygınlığını
göstermektedir. Bununla birlikte saha çalışmalarının büyük
kısmı meseleyi anlama, hakikati ortaya koyma derdi
taşımamaktadır. Bilhassa Batılı düşünürler tarafından telif
edilen çalışmaların kahir ekseriyetinin belli siyasi ajandaları
tahkim etmek üzere kaleme alındıkları tebarüz etmektedir.
Olivier Roy’in Siyasal İslam’ın İflası, Daniel Pipes’in
Tanrı Adına: İslam ve Siyasal Güç, Gilles Kepel’in Cihad / İslamcılığın
Yükselişi ve Gerilemesi, Bernard Lewis’in İslam’ın
Siyasal Söylemi gibi isimlerin çalışmaları yukarıda belirttiğimiz
kategori dâhilindedir. Batı dünyasından az sayıda isim İslamcılığı gerçekten anlama gayreti göstermiştir. Bu
isimlerden biri olan John Esposito’nun İslam Tehdidi Efsanesi
eseri de unutulmamalıdır. Olivier Roy, Daniel Pipes,
Gilles Kepel, Bernard Lewis, Asaf Bayat ve benzerleri Türkiye’de
İslamcılık üzerine yapılan pek çok çalışmada referans
kaynağı olarak kullanılmakta; bu metinlerdeki hüküm
cümleleri aynıyla Türkiye’de yaşayan Batı sevicileri
tarafından biteviye tekrarlanmaktadır. Mesela FETÖ’nün
Pravda’sı Zaman Gazetesinde başlayan sözde İslamcılık
tartışmalarında yazılanların büyük kısmı bu niteliğe sahiptir.
Hangi amaca matuf olduğu üzerinden çok zaman
geçmeden ortaya çıkan bu tartışma ile İslamcılık üzerinden
kolonyal sisteme karşı durmayı iman şartı belleyen
Müslümanlar mahkûm edilmeye çalışılmıştır. Hep aynı
şarkıların terennüm edilmesi (İslamcılığın iflası, ölmesi,
bitmesi vs…) terennümün sahiplerinin akıllarının, vicdanlarının,
irfanlarının ne kadar hür olduğunu göstermesi
açısından da önemlidir.
Frank Herbert “Dune Sapkınları” kitabında, her gün
yüksek bir ahşap çitin karşısına oturup oradaki ince bir
aralıktan bakan bir adamın hâlini anlatır: “Çitin o kısmının
tahtası çıkarılmıştı. Her gün çitin ve o ince aralığın ardından
yabani bir çöl eşeği geçerdi… Adam eşeğin önce
burnunu, sonra başını, sonra ön ayaklarını, uzun ve kahverengi
sırtını, arka ayaklarını ve son olarak da kuyruğunu
görürdü. Bir gün gözleri keşif heyecanıyla parlayarak
ayağa fırladı ve kendisini duyabilecek herkes için bağırdı:
“Tabii ya! Burun kuyruğu doğuruyor!” Burun kuyruğu
doğuruyor!”2 Tanıl Bora’nın İslamcılığı “Türkiye Sağının
Üç Hâli”nden biri olarak resmetmesinde olduğu gibi, ince bir aralıktan bakanlar rahatlıkla kuyruğun çocuğun burnu
olduğu hükmünü verilebiliyor. Türkiye’de konunun uzmanı
olarak bilinen diğer yerli oryantalistlerin eserlerinde
görülen yaklaşım biçimleri de aynı illetle malul olduğu
içindir ki yazılıp çizilenler zihinleri aydınlatmaya değil,
karartmaya hizmet ediyor.
Dört saat sürecek konferans metni olarak tasarlanan
ve ülkemizin farklı noktalarında binlerce kişiye anlatılan
sözlü bir hitabın, şartlar elverdiğince yazılı bir hitaba dönüştürülmesiyle
kaleme alınan bu eserle; İslamcılığın ne
olduğu ne olmadığı, nasıl ortaya çıktığı İslam düşüncesi
ile irtibat noktaları okuyucunun zihninde ana hatları ile
sarahate kavuşturulması amaçlanmıştır. Muhteviyatın
genişliği sebebi ile elinizde tuttuğunuz kitapta, İslamcılığın
içinde yaşadığımız coğrafyadaki serencamına sadece
temas edilmiş; öteki İslam beldelerindeki serüvenine ise
yer verilmemiştir. Allah nasip ederse çıkarılan bölümler
iki ayrı kitap olarak okuyucuyla buluşacaktır.
Okuyucu, kitap boyunca Mehmet Âkif (1873-1936),
Sezai Karakoç (1933-2021) ve Âkif Emre (1957-2017)’den
yapılmış iktibaslarla sıklıkla karşılaşacaktır. Bu üç ismin
seçilmesinin ardında birkaç temel sebep bulunmaktadır:
Her biri farklı kuşakların temsilcisi olmaları, berrak ve
duru bir zihne sahip bulunmaları ve bu zihinle duygu ve
düşüncelerini kaleme aktarmış olmaları; ayrıca ömürleri
boyunca samimiyetin, adanmışlığın ve içtenliğin mümtaz
temsilcileri olarak aynı çizgiyi farklı dönemlerde sürdüren
bu üç seçkin insana yönelişimizi belirlemiştir. Kitabın ilerleyen
bölümlerinde, İslamcılığın modern dönemlerdeki
tezahür ediş biçimleri incelenmiş, dönemsel tasniflere dair
izahatlarda bulunulmaya çalışılmış ve böylelikle okuyucunun
düşüncenin seyrini takip edebilmesi amaçlanmış tır. Kitabın hacmini arttırmamak adına tarihsel okumalarda
özetle iktifa edilmiş; seksen sonrasında yaşananların
ise sadece sebeplerine temas edilmiştir.
İnsana verilebilecek en büyük nimetin iman etmek olduğuna
kayıtsız şartsız inanan bir adamın, bir türlü yapamadığı
kulluğunun giryesi olan bu eseri, Rabbimizin
amel-i sâliha olarak kabul etmesi muradımdır.
Metnin yazımına ısrarla teşvik eden ve değerli görüşleri
ile metnin gelişimine katkı sunan Fatih Büyükkara,
Muhammed Fesih Kaya, Âdem Ceylan, Ertuğrul Taşlı, İsa
Özçelik, Muhammed Garip Cesur, Erol Demir ve Mustafa
Eser ve Gökhan Tokatlıoğlu’na hassaten teşekkür ederim.
Sunuşumuz büyük dava ve gönül adamı Mehmet
Âkif’ten şiir ile sonlandırılacaktır. Şiire geçmeden evvel
seleflerimizin kitaplarının girişlerine sıklıkla koyduğu bir
cümleye yer yer vermek istiyorum: “Her şeyin en doğrusunu
Allah bilir”
Hüsran
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak,
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?
Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryadımı artık boğarak, na’şını tuttum,
Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vadiyi eninim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler ‘Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz!
SUNUŞ 9
BÖLÜM I
İSLAMcILIĞIN TARİHSEL SERÜVENİ
I. 1924 Öncesi 21
II. 1924 Sonrası 47
BÖLÜM II
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNİN ŞİMDİYE BAKAN YÜZÜ: İSLAMCILIK
I. İnhitat 55
II. Çözüm Arayışları 61
III. Kültün Altındaki Kor ve Bıraktığı İzler 65
IV. İslamcılık Ruhu 72
V. İslamcılık Kavramını Tanımlamak 77
VI. İslamcılık ve Diğer Akımlar 93
i. Gelenek / Çilik 93
ii. Selef / İlik 103
iii. Modernist İslam Düşüncesi 108
iv. İslamcılık 112
BÖLÜM III
İSLAMCILIK “NE DEĞİL”DİR?
I. Değilleme 121
II. Değilleme 125
III. Değilleme 127
IV. Değilleme 130
V. Değilleme 133
VI. Değilleme 134
VII. Değilleme 137
VIII. Değilleme 139
IX. Değilleme 142
X. Değilleme 146
Değerlendirme 147
BÖLÜM IV
İSLAMCİ KİMLİĞİN KARAKTERİ
I. Bütünleşme 163
II. Doğru Din Algısı 167
III. Din – Hayat Bütünlüğüne Dair İman 171
IV. Mesuliyet 173
V. Değişkenlik ve Sabitelik 178
VI. Savunma 181
VII. Velayet Fıkhı 184
VIII. Hayat, İman ve Cihad 187
IX. Kur’an’ı Kerim’in Rehberliğin İtimat 188
BÖLÜM V
İSLAMCILAR NE YAPMALI?
I. Hakkın Hatrının Üstünlüğü 198
II. Taklitten Tahkike Doğru Uzanan Yol 203
III. Tebliğ ve İrşad 207
IV. Kudret Noktaları 209
V. Modernliği Anlamlandırma 210
VI. Akıl ve Vahiy Arasındaki İlişki 214
VII. Müslüman Olmanın Getirdiği Ameli ve Zihni Yükümlülükler 217
VIII. Sömürgeci Zihniyete Karşı Duruş 219
IX. “Biz Kimiz?” Sorusuna Cevap 222
X. Öncü İsimleri Tanıma 224
XI. İslamcıların Köken Bilgisi 225
XII. Alimlerin Yetişmesi İçin İslamcılara Düşen Görev 228
XIII. Kadim Olanın Keşfi 230
XIV. İslam Düşünce Geleneğini Bilme ve Anlama 233
BÖLÜM VI
İSLAMCILIK ÜZERİNE SORULAR ve CEVAPLAR
I. İslamcılığın Efradını Cami, Ağyarını Mani Tanımı 237
II. İslamcılık, Klasik İslam Düşüncesinden Bir Kopuş mudur? 239
III. Tercümeler İslamcılık Fikrini İthal mi Etmiştir? 244
IV. İslamcılık Muhazafakârlık Arasındaki Farklar 251
V. İslamcılar Plansız, Projesiz Bir Kimliğe Mi Sahiptirler? 256
VI. İslamcılık Ölmüş Müdür? 258
VII. İslamcılık Modern Bir Durum Mudur? 262
VIII. İslam Dünyasının Mağlubiyete Uğramasın Sebepleri 264
IX. Post-İslamcılık 280
SONUÇ 283
KAYNAKÇA 292